İzleyiciler

Contact

BANA ULAŞMAK İÇİN: mymyprincesss@hotmail.com/// Instagram: @myprincesss Twitter:@my_myprincess

31 Aralık 2012 Pazartesi

Mutlu yıllar...


Yılbaşı

Ağacımı

Hediyelerle

donatmak yerine,

her dalını bir dostumun

adı ile süslemek istedim.Yakın

dostlar, uzakta olan arkadaşlar. Eski

arkadaşlar, yeni dostlar. Her gün gördüklerim

ve ara sıra görüşebildiklerim. Hep aklımda olanlar

ve sıkca unuttuklarım… Her zaman yanımda olanlar ile

olamayanlar Kötü gün dostlarım, hep destek olanlar...Istemeden

üzdüğüm dostlar ve istemeden beni üzenler.... Cok yakınımda olanlar,

ulasamadiklarim, yıllardır görmediklerim, özlediklerim.... Vefa borcu olduklarım.

Bir telefon uzaklığında olanlar. Alçak gönüllüler, gönülden sevenler... Az ya da cok 

hayatıma girmiş tüm isimler…. Bu agaçta hepsinin kökleri sağlam, dalları uzun ve Güçlü

olacak. İsimleri daima asılı kalacak… Her yeni yıl, eskilerin yanına yenileri eklenecek. Zor anlarda

ağacımın gölgesi dostları,

ve dostlukları bir nefes

serinletecek. Yeni yılla gelen

tum umutların, yeni başlangıçlarn,

dostların, bütün yeni günlerinizi 

aydınlatması ve sizlerle

daha güzel anlar

paylaşmak dileğimle..... 
MUTLU YILLAR HERKESE CANLAR
SEVGİLERİMLE
M.P 

26 Aralık 2012 Çarşamba

MUTLAKA OKU!



ADAM YENİ ALDIĞI ARABASINI YIKARKEN 5 YAŞINDAKİ OĞLU YERDEN BİR TAŞ ALIR VE ARABAYA BİR ŞEYLER YAZAR.
ÇOK ÖFKELENEN BABA ÇOCUĞUN YAZDIKLARINA BİLE BAKMADAN, OĞLUNUN ELİNİ TUTAR, VURUR DA VURUR.
HASTAHANEDE, ELİNDEKİ SAYISIZ KIRIK YÜZÜNDEN ÇOCUĞUN PARMAKLARININ HEPSİ ALINIR.
AMELİYATTAN SONRA ÇOCUK, OLDUKÇA ÜZGÜN OLAN BABASINI GÖRDÜĞÜNDE:
- “BABA PARMAKLARIM NE ZAMAN ÇIKACAK?” DİYE SORAR.
ADAM SORU KARŞISINDA BİTER, TISI ÇIKMAZ. ARABASINA DÖNER, KAFASINI ARABAYA VURUR DA VURUR. SONRA GELİR MOTOR KAPUTUNA OTURUR VE İŞTE O ZAMAN OĞLUNUN YAZDIKLARINI GÖRÜR:
“SENİ SEVİYORUM BABA!”

ÖFKE VE SEVGİDE HİÇBİR SINIR YOKTUR.
HER ZAMAN GÜZEL BİR YAŞAMA SAHİP OLMAK İÇİN SİZ İKİNCİYİ SEÇİN.
NESNELER, KULLANILMAK ÜZERE YAPILMIŞTIR, İNSANLAR İSE, SEVİLMEK İÇİN YARATILMIŞTIR..

30 Kasım 2012 Cuma

BiZ ÇoCukkeN....



Bizim çocukluğumuzda annelerimiz çalışmazdı. 
Okuldan eve geldiğimde boynumdaki anahtarla kapıyı hiç açmadım. Hatta Babamın bile anahtarı yoktu. Annem evimizi...n bir parçası gibiydi, hep evdeydi.Her yere birlikte giderdik, zaten öyle çok da gidilecek bir yer yoktu ki. . .
En büyük eğlencemiz sokaklarda oynamaktı.
Sokakta oynamak diye bir kavram vardı yani.
Cafelerde, alış veriş merkezlerinde buluşmazdık.
Okula arkadaşlarımızla gider, birlikte çıkar, oynaya, zıplaya yürüyerek gelirdik.
Servis falan yoktu. Ayakkabılarımız eskirdi.
Hatta öyle olurdu ki; çantalarımızı kaldırımlara koyar oyuna bile dalardık.
Annelerimiz bu durumu bildiklerinden kardeşlerimizle bizlere ekmek arası bir şeyler hazırlar gönderirdi.
Mahallemizdeki teyzeler Annemiz gibiydi.
Susayınca girer evlerine su içerdik.
Ya da pencereden bize bir sürahi bir bardak uzatırlar, hepimiz aynı bardaktan kana kana içerdik.
Kısacacı evine gidip gelen elinde mutlaka yiyecekle dönerdi.
Anneleri o arada çocuğuna verdiği şeyden bizlere de gönderirdi.
Bu bazen bir kurabiye, bazen bir meyve olurdu.
Cebimizde harçlığımız olduğunda düşmesin diye çıkarır çantamızın üstüne koyar oyun bitince geri alırdık.
Çok garip ama kimse almazdı. Sokaklarımız evimiz kadar güvenli idi.
Düşünce kaldırırlar, kavga edince barıştırırlardı bizi...
Polisler gelmezdi kavgalarımıza, zabıtlar tutulmazdı.
Sonra kavgalarımız da öyle ustura, falçata ile olmaz,
onlar nedir bilmezdik bile, asla kanla falan da bitmezdi, 
en fazla saçlarımızdan çeker, hayvan adları sayar, tekme atar, yine oyuna dalardık.
Birbirimizin suyundan içer, elmasına diş atardık.
Misket oynamaktan parmaklarımız kanar yine de mikrop kapmazdık.
Azar işitip, acillere taşınmazdık. 
Düşerdik ekmek çiğner basarlardı alnımıza, oyuna devam ederdik. 
Röntgenlere, ultrasonlara girmezdik.
Ben bizim çocukluğumuzu çok özledim.
Sokaklarımız ruhsuzlaştı sanki. 
Komşumu tanımıyorum ama evinin camında, 
temizliğe gelen kadını haftada bir görür kolay gelsin der konuşurum.
Onun dışında orada kim oturur hiç bilmem.
Evimizi kendimiz temizlerdik, kapı silmece ; 
bilmem kaç kuruş hepimizin elinde bezler güle oynaya bitirirdik işleri.
Evlerimiz var, içinde yaşayan yok. 
Parklarımız var, içinde oynayan çocuk yok.
Ama her yıl sökülüp yenilenen kaldırımlar, lüks binalar, 
ışıl ışıl vitrinler, girip çıkan yapay insanlar...
Ruh yok, buz gibi buz, bu biz değiliz..
Tahta iskemlelerimizde oturan yaşlılarımız, 
onlara dede, nene diye hatırını soran çocuklarımız yok oldu.
Ben kapılarında ' vale ' lerin, ' bady ' lerin beklediği yerlerden hep korkmuş çekinmişimdir.
Kapısını çarparak örtüyor diye çocuğuna kızıp, 
taksidini bitiremediği arabanın anahtarını, hiç tanımadığı birine vermek ters gelir bana.
Benim değildir bu kültür. Ne ruhuma, ne kültürüme ne de cüzdanıma hitap eder.
Nedir bunlar? 
Reklamlarla desteklenen beyni, ruhu ele geçirilmiş insanlar olduk.
Birbirimize yabancı, yalnızlıklarımızla yaşar olduk.
İyi de neden böyle olduk ? 
Biz mi istemiştik? Yoksa birileri mi böyle istedi?..
"Her toplum hakettiği gibi yönetilir" derler ya, hakettiği gibi de yaşar diyelim mi ?

22 Kasım 2012 Perşembe

Lütfen Bloğunuzda Paylaşırmısınız Bu Meleği??




3 Patili Bir Canın Çığlığı Duyun 5 Yılı Kafeste Geçmiş!



Benim bir Adım Yok Benim bir Sahibim Hiç Olmadı. 1 yaşında iken Bana bir araba çarptı..Henüz daha yaşımı bile doldurmamıştım. Uyandığımda bacağım sarılı bir şekilde idim.. Ama bir Eksiklik vardı. Bir Ayağım yoktu. Ön Patime ne olmuştu? Nerede idi. Sonra bir kaç insan konuşurken duydum onları.. Ayağımı bana çarpan arabadan dolayı kaybetmişim.. İlk günler zor oldu Benim için.. 3 ayak ile basamıyordum yürüyemiyordum. Sonra bir ara yemek yemeyi bile bıraktım.. istemiyordum koşamamak yürüyememek bunlar olmadan yaşamak bile istemiyordum. Buradaki çalışanlar yılmadılar her gün bana baktılar yemeklerimi ilaçlarımı tedavilerimi yaptılar. sonra zora olsa yürüyebildiğimi fark ettim. oluyor ayağa kalkabiliyordum artık. hatta arka ayaklarımın üzerinde ayağa bile kalkabiliyordum önümdeki demir parmaklıklara tutunarak. Bir anda tekrar yaşama sevinci kapladı içimi. Belki Belki tekrar koşabilirdim gene eskisi gibi. Kırlarda sokaklarda parklarda. Belki burda sahip bile bulabilrim onunla beraber yaşarım onunla beraber uzun bir yaşam bile yaşardım.. Bekledim Bekledim Bekledim. Her gün birileri geliyordu. Onlar geldiğinde canım çok az da olsa yansa da üç ayağım ile beni alsınlar diye ellerini uzattıklarında ellerini yalıyordum hatta iki ayağımın üzerinde bile ayağa kalkıyordum.. Ama herkes Sadece Ah yazık diyordu. Kimse almıyordu beni. Yada cins değil diyorlardı. Bazen ise Aman napıcan üç ayaklıyı diyorlardı Duyuyordum.. Ama ben 4 ayağım varmış gibi her şeyi yapabiliyordum ki. Onlara göstermek için bunu her şeyi yapıyordum geldiklerinde buraya. Sonra öğrendim ki burada bir sahibin olması için cins olman gerekiyormuş.Yavru olması gerekiyormuş. Alışamaz mış sahibine köpekler dediklerini duydum. Ama ben alışırım demek istedim. Sizi ömrümün sonuna kadar severim demek istedim diyemedim. Söyleyemedim. Anlasınlar diye tüm sevgimi onlara gösterdim. Gözlerinin içine baktım. Bir gün daha bitmişti. Gene kimse almamıştı beni. Ben isimsiz bir can'ım. tam 5 yıldır beni birinin gelip sahiplenmesini bekliyorum. 5 yıldır bu kafesin içinde sizlerin gelip beni sahiplenmesini bekliyorum. Neden gelmiyorsunuz neden beni almıyorsunuz. Ben ve benim gibi olan 3 arkadaşım daha var burada bizlerin bir ayağı yok. ve yıllardır burda bu kafeslerde kilitliyiz. bizim bir ayağımız olmasada.. Bizim sizlere verebileceğimiz sevgimiz var lütfen. Ben ve arkadaşlarım Aydın Barınağındayız Ve Bizleri sahiplenecek olan kişilere evlerini verecek olan kişilere Aydın Hayvan Dostları Derneği tüm masraflarımızı Tüm aşılarımıza kadar hepsini tedarik edeceklerini söylüyorlar. Size yük olmam size sorun çıkarmam. Masrfalrımıda ödeyecekler bakın lütfen. Kurtarın beni bu kafeslerden. Burası çok soğuk. Geceleri çok üşüyorum. Lütfen duyun sesimizi, Çığlıklarımızı. İLETİŞİM: 0544 345 67 56 



Kahroldum ağlamaktan :( 
Noolur duyarlı her blog arkadasımından bloğunda yayınlamalarını rica ediyorum , Aydın ilinde bahçeli evi olan, yada bu engelli köpeği almak isteyen bir melek arıyoruz...ne kadar çok paylaşırsak o kadar çok şansı olur...

19 Kasım 2012 Pazartesi

Ben Bir Sokak Köpeğiyim!!!!












Ben bir sokak köpeğiyim. Sadece bir köpek! Sokakta doğdum, bazıları gibi ''cins'' değildim. Hani o pet-shop'larda görüp bayıldığınız, ''Ne sevimli şey'' dediklerinizden olamadım hiç. Onlara gösterdiğiniz sevgi ve anlayışı hak edemedim hiç. Çünkü ben sokaktaydım, ben cins değildim, ben pis ve bakımsızdım.

Ben sadece bir köpeğim. Sokak köpeği!.. Sizlerin tehlikeli bulduklarınızdan, kuduz diye korktuklarınızdan; yanından geçerken çocuklarınızı kollarından çekip "Ay elleme o pis köpeği" dediklerinizden... Kendi korkularınızı herkeslere aşılayıp hedef gösterdiklerinizden... O korkularınız ki bizleri siyanürle zehirleten, pompalı tüfeklerle vurduran... O korkularınız ki bizleri tekmeleten, iten, kakan, demir sopalarla işkence eden... O korkularınız ki 5 yaşında çocuğu bile bize taşla saldırtan... O korkularınız ki 10 yaşındaki çocukların bizleri dövmesine sebep olan ve en acımasızı da siz insanoğlunun çocuklarının bundan zevk almasına, bununla eğlenmesine sebep olan... O çocuklar ki daha 10 yaşında; daha aşkı, sevgiyi, paylaşmayı öğrenmeden önce işkence etmeyi ve bundan zevk almayı öğrenen... O insanoğlu ki kendine hiçbir zararı olmayan hayvanı boynuna tel geçirip boğan...

Bazılarımız bugün pompalı tüfeklerden kurtulmuş, zehirden kurtulmuş, sözüm ona ''ölüm''den kurtulmuş, belediyelerin barınaklarında yaşıyor... Siz hiç ''ölüm'' kokusunu içinize çeke çeke yaşadınız mı? Siz hiç sürekli bağıran, can çekişen ırkınızla birlikte kendi dışkınızın içinde yaşadınız mı? Siz vücudunda kan kalmamış 2 aylık yavru bir köpeğin, damarı bulunamazken çıkarttığı insan yavrusu sesine benzeyen sesi duydunuz mu hiç? Siz hiç ağlaya ağlaya, bağırsaklarınız düğümlenmiş, vücudunuzun tamamını iltihap kaplamış bir şekilde can çekişerek öldünüz mü? Hiç sizi bir kafese kapattılar mı sizin gibi 15 tanesinin olduğu? Ve siz zayıf olduğunuz için bu kafeste saldırıya uğradınız mı, diğerleri tarafından parçalandınız mı? ''Bir tane eksilirse bize daha çok yemek kalır'' diye sizi parçalamaya kalktılar mı? Biri kolunuzda, biri bacağınızda, diğeri sırtınızda, diğeri boğazınızda, aynı anda 8-10 tanesi üzerinizde ve siz avaz avaz bağırırken insanların bile bir şey yapamadığı oldu mu? Ve siz bu parçalanma sırasında mücadeleyi bırakıp ''Tamam, artık öldüm'' dediniz mi?.. ''Artık öldüm'' diye kendinizi bırakıp, her biri vücudunuzdan bir ısırık alırken öylece yattınız mı? Üzerinizdeki bu lokmaları etinizden ayırabilmek için üzerinize soğuk su püskürttükleri ve sizin artık bunu bile hissetmediğiniz oldu mu? Sonra insanlar gelip sizi kanlar içinde, sırılsıklam dışarı çıkardıklarında, tedavi altına aldıklarında ''ölüm şokuna'' girip iyileşmek yerine öldünüz mü? Boynunuzdaki yaralardan yemek yiyemezken sizi şırıngalarla besleyip yaşatmaya çalıştı mı birkaç iyi insan? Ya da siz bugün öldünüz ve yarın sahiplendiniz mi? O hiç gelmeyen sahipler 1 gün geç geldikleri için öldünüz mü? Hani birileri sizlerden bir şekilde haberdar olduklarında ''Köpeklerin hepsi sokak köpeği mi, cins köpek arıyorduk biz'' diye sordular mı?.. Daha ''golden retriever''i telâffuz edemeyen, ''Ben gold arıyordum aslında'' diyen, pet-shoplara para vermek istemeyen ama illa ki cins köpek isteyenler sizi beğenmediği için hiç öldünüz mü?

Siz apartmanda istemiyorlar diye sahibinin getirip barınağa bıraktığı bir köpek gördünüz mü hiç? Sahibi hasbel kaza ziyarete geldiğinde onu sonsuz bir sevgi ve ilgiyle karşılayan, asla bu hapishaneye neden terk edildiğini sorgulamayan bir köpek?..

Siz sahipleri onu terk ettiği için hayata küsüp yemek yemeği reddeden, kendini kafesin köşesine yapıştırıp kimseleri yanına yaklaştırmayan, İNTİHAR eden köpek gördünüz mü?

Bu mektup bitmez... Siz de zaten tüm bunları görmeden, bunlar yokmuş gibi yaşarsınız...

Ben bir sokak köpeğiyim... Her türlü işkenceyi, sevgisizliği ve acıyı hak eden bir sokak hayvanıyım... Yavaş yavaş ölüyorum, bağırsak parazitleri kanımı emiyor, hava soğuk, üzerime yağmur yağıyor, kar yağıyor geceleri...

Ben bir sokak köpeğiyim...Tek istediğim bir parça sevgi idi...Sokakta doğmayı ne seçmedim ki? :(( .alıntı.

(( Not: Bu resimlerde gördüğünüz 3 kardeş'e anne ve babasıyla birlikte Ankara'da boş bir arsada bakmaya çalışıyorum...3 tane kaldılar 1 tanesine malesef araba çarpmış, bulundukları yerden çok fazla araba geçiyor...Eğer bir bahçeli eviniz varsa, yada köpek sahibi olmak istıyorsanız lütfen pet shop'lardan para verip hayvan almayın...Bunlarda cins köpekler kadar değerli ve özeller....son nefesine kadar ona ömürlük bakacak bir aile çıkarsa isteyene net adres yazabilirim...)))


8 Kasım 2012 Perşembe

Çok Mu Yaşlandık ???



ೋ" ÇOK MU YAŞLANDIK ? ೋ"



"Yaşı yeterince olgun olanlar hatırlarlarEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde,
çok güzel bir ülkede mahalleler varmış.
Bu mahallelerin çocukları
birbirlerini çok severlermiş.
Dışarıdan gelen parolalı bir ıslığa uçarak aşağı iner,
...beraber olacakları anları iple çekerlermiş. Kavga etseler de kin tutmaz,
her gün yeniden dünyalar kurarlarmış.
Herkeste paylaşma duygusu, sevgi ve arkadaşlarını kollama duygusu yavaş yavaş gelişirmiş.
O zamanlar çocuklar okula servis ile değil, köşebaşında buluşarak giderlermiş.
Onların yolunu gözlememiş evdeki bilgisayar,
şehrin en iyi dershanesi, hazırlık kursları.
Bilmezlermiş; hamburgeri, MTV'yi, Interneti, cep telefonunu, tetrisi, nintendoyu.. .
Bilirlermiş duvarların üzerinde sohbet etmeyi, hatıra defterleri doldurup
sevgileri keşfetmeyi.
Bilirlermiş horoz şekercisini, elleri kirli macuncunun tornavida ile koyduğu rengarenk macunları.
Eve gitmeyi unutmayı, hava kararınca dayak yemeyi,
sonra bir ıslıkla tekrar aşağıya kukalı saklambaca kaçmayı.
Bilirlermiş o hakkında türlü şeyler söylenen
evdeki garip adamdan korkmayı, küsmeyi, aynı kıza asılmayı, torbalarla misket toplamayı,
gıcır köstek ayırmayı, değiş tokuş kaybedince kapışı,
Teksas'i, Tommiks'i, Konyakçı'nın dişlerini...
İç içe konan naylon topları, taştan kale direklerini.Üç korner bir penaltıyı.
Üzerine apartman yapılan top sahalarını, sonra o apartmana taşınan yeni dostları ve
onları kapma yarışını...
Otobüsteki biletçinin lastik silgi sarılı kalemini, yoğurtçuyu, kalaycıyı, hallacı...
Evlerin arkasındaki odun kömür depolarını.
Yakar topun yakışını.Mantarlı gazoz kapaklarını, yaldız kazımayı. Yandaki mahalle ile alınan kavgayı, her kavganın çıkardığı kahramanı-ödleği.
Kan kardeşliğini, ip atlama, lastiğe basma,
topaç virtiözlüğünü, çelik çomağı, kırılan camları, toplanan paraları...
Açık hava sinemalarını, frigo buzu...
Sonra zamanla bu güzel ülkede durumlar
değişmeye başlamış.
Yaşlar ilerledikçe bu birliktelik, koruma kollama duyguları bu mahallenin
çocuklarının başlarına çok isler açmış.
Daha sonra issizlik, hayat pahalılığı,
enflasyon, köseyi dönme, adamını bulma,malı götürme falan derken, herkes yüzünde soluk bir bakış, içinde hayatın yenilgisi, çaresizlikleri,
tatminsizlikleri ile başbaşa kalmış.
Çocukları mı? Çocukları şimdi koca koca apartmanların arasında,
nefes alınmaz bir havada, evlerinde, sanal bir dünyada,
emniyet içinde ve yalnız yaşıyorlar.
Anneleri babaları onları çok seviyor.
Beta kapmasınlar diye kalabalık ortamlara hiç sokmuyor.
Hafta sonları hep beraber Karum ya da Galleria'dalar.
Okul servisleri çocukları neredeyse yataklarından alıyor.
Çocuklar trafik kaygısıyla, köşedeki markete dahi gönderilmiyor.
Babalar şirketlerin bilançolarını, çocuklar da dersane reytinglerini izliyorlar.
Hepsi birer test uzmanı, sayısal-sözel yuvarlanıp gidiyorlar.
Seksek oynamayı değil ama taban puanları çok iyi biliyorlar.
Hayata açılan pencereleri Windows 95, 98... Onlar ekrana, ekran onlara bakıyor ve koca bir hayat dışarıda akıp gidiyor...
Ve şehrin dışında ağaçlar; tırmanacak,
salıncak kuracak, kalp kazıyacak mahalle çocuklarını bekliyor.
Paylaşmayan, yalnız, bencil, kafesler içinde, gürbüz, güvendeki çocukları...
Hiç sopa yememiş, ağaçtan düşmemiş, topu yandaki bahçeye kaçmamış, dizlerinde yara kabukları olmamış çocukları..." ( alıntı )
"

22 Ekim 2012 Pazartesi

Mutlu Haftalar....







Günaydınlar Herkese....
Eğer bu sabah hastalıklı değil de sağlıklı uyanmış iseniz,
bir hafta sonrasını göremeyecek olan bir milyon insandan daha şanslısınız. 
Bir harp tehlikesi ile, işkence görmek ihtimali ile ve sağ kalma korkusu ile karşı karşıya değilseniz, 500 milyon insandan daha iyisiniz.

Buzdolabınızda yiyeceğiniz,üzerinizde elbiseniz, başınızı sokup uyuyabileceğiniz bir eviniz varsa, dünyadaki insanların çoğundan daha zenginsiniz.

Bankada ve cüzdanınızda para varsa, dünyanın en imtiyazlı % 8'i arasındasınız... Anneniz, babanız sağ ise ve boşanmamışlarsa, siz bu dünyada nadir kişilerden birisiniz. Bu yazıyı okuyabiliyorsanız bu demektir ki; birisi sizi düşündü ve bunu önerdi.. Çünkü okuma yazma bilmeyen 2 milyar kişiden biri değilsiniz. Paraya ihtiyacın yokmuş gibi çalış.. Kimse seni üzmemiş gibi sev.. Kimse seni seyretmiyormuş gibi danset.. Kimse seni dinlemiyormuş gibi şarkı söyle.. Cennet dünyadaymış gibi yaşa..



BU SABAH GÜNLERDEN "PAZARTESİ" OLSA DA , Güne gülümseyerek başlayın. Katrilyonlarca atomu iki dudak ucuyla havaya kaldırıp evreni yerinden oynatın....
UNUTMAYIN, "DÜNYANIN VE İNSANLARIN", SİZİN GÜLÜMSEMENİZE İHTİYAÇLARI VAR..




12 Ekim 2012 Cuma

HAYAT!!





Arada bir, çok bunaldığınızda...
-
Bir zamanlar bir psikoloji kitabında okuduğum bir bölüm vardı…

Hayatın ve getirilerinin kıymetini anlamak için tavsiye edilen bir metod vardı içinde… Deniyordu ki;

“arada bir, çok bunaldığınızda, hayatın sizin için çekilmez hale geldiğini düşündüğünüzde kendinize 10 dakika ayırın ve kendi cenaze töreninizi düşünün”…

Cümleyi ilk okuduğumda çarpılmıştım…

Ben girişin akabinde pozitif bir gelişme ve tavsiye bekliyordum…

Ama “kendi ölümümüzü ve cenazemizi” düşünmemiz tavsiye ediliyordu…
Tüylerim diken diken oldu ve yazarın saçmaladığını düşündüm o an…

Ama önyargı düşmanı biri olarak okumaya devam ettim… Diyordu ki; “bunları düşündüğünüzde dünyadaki yerinizi, dünyayı terkettiğinizde oluşacak boşluğu, sevdikleriniz ve sizi sevenler için öneminizi anlayacaksınız…

Özellikle insanların sizin için neler söyleyeceklerini, onlar için ne ifade ettiğinizi hissetmeye çalışın…”

O andan geriye dönme şansınız olmadığını, hayat denen kredinizin bittiğini ve onlara yanıt verme şansınız olmadığını düşünün… Tekrar sarılma, bir kez daha öpme ihtimalinizin bittiğini hissedin… Dünyadaki küslüklerin, ayrılıkların, kavgaların yanında bu acının ve geri dönülmezliğin korkunç çaresizliğini yaşayın…

Bırakın canınız yansın, bırakın alevler içinde kavrulsun tüm ruhunuz… Orada, o musalla taşında düşünün kendinizi… Seyredin şu an çevrenizde olanların yüz ifadelerini… Akıllarından ve yüreklerinden geçen cümleleri hayal edin…

**************

Kitaba devam etmeden bıraktım kenara ve gözlerimi kapatıp aynen düşünmeye başladım…

Eşimi, oğlumu, annemi, babamı, kardeşlerimi ve diğer tüm çevremi oturttum tek tek kendi cenaze törenimdeki yerlerine…

Birer birer yerleştirdim tabutumun çevresine hepsini… Hayatımda çok nadir bu kadar canım yanmıştı…

Görüyordum işte “babaaaa…” diye ağlayan biricik oğlumu…

Eşim kucağında “ağlayan emanetimle” ayakta durmaya çalışıyordu perperişan…

Koca çınar babacığım, belli belirsiz dualar okuyordu, o gözümden hala gitmeyen vakur duruşuyla…

Annem, ciğerinden bir parça canlı canlı koparılmış gibi hem içine hem dışına akıtıyordu gözyaşlarını…

Kardeşlerim, akrabalarım “çok erken gitti, doyamadı oğluna..” diyordu acıyan ses tonlarıyla…

Ve dostlarım… Onlar da şaşkındı… Bazısı “daha dün birlikteydik, nasıl olur..” diyordu…

Bunları seyredip onlara “hayır ölmedim, burdayım..” demek istedim hayal olduğunu unutup…

Sonra anladım yazarın ne demek istediğini daha devamını okumadan kitabın…

*************

Farkındalık önemli bir kavramdır psikolojide… Belki de hiç aklımıza gelmeyen ve gelmeyecek bir farkındalığı göstermek istemişti yazar… Kitabı okumaya ne gücüm kalmıştı, ne de isteğim… Almam gereken dersi ve mesajı almıştım… Şimdi ne kitabın adını ne de yazarı hatırlamıyorum… Şu an bunları yazarken bile çok kötü oldum… Bu olayda tek farkındalık da yok üstelik… Biraz kendime geldikten sonra devam ettim hayatımın en zor hayaline… Sırada evremdekilerin ölümümün akabinde neler söyleyecekleri vardı… Usulen ve nezaketen söylenenlerin dışında… Onlarda bıraktığım izleri, yaşananları ve yaşanamayanları elden geçirerek ben konuşturacaktım hayalimde…

İçlerini kuyacaktım, senaryo bana ait olarak…

Yaşarken neler yazmıştım, ölümümle neler okuyacaktım… Gerçek duygularıydı ulaşmaya çalıştığım, ölüm acısının etkisiyle girilen duygusal mod değildi, deşifre etmem ereken metin…

Diğerlerine geçmiyorum… Bu yazıyı şu an yazıp sizlerle paylaştığıma göre “diğerlerine” artık sizler de dahilsiniz…

Düşünün, bir gün bir mail ulaşıyor mail-boxınıza “ölmüş” diye… Sizler kimbilir neler düşünür ve yazardınız… Eşim şu an yanımda ağlıyor, sanki gerçekmiş gibi…

Oysa ki yazarın amacı “Yaşamanın ve hala nefes alıyor almanın kıymetini göstermekti…” Benim de öyle…

Lafı çok uzattım farkındayım… Ama hayat dediğimiz çözümü zor süreç 2 satırla özetlenemeyecek kadar girintili çıkıntılı…

Ben o gün kurduğum o hayalle, canımın tüm yanmasına rağmen YENİDEN DOĞDUM…

Bilgisayar diliyle “format attım hayatıma”…

Sahip olduklarımın farkına vardım ve hala nefes alıyor olduğum için şükrettim…

Gözlerimi açtığım anda o kötü ve acı sahne bitmiş, oyun perde demişti…

Peki ya hayal değil de, gerçek olsaydı ve perde bir daha açılmamak üzere kapansaydı…

İşte bu final bu yazıyı buraya kadar okumanıza değmiş olmalı…

Belki gerildiniz, kötü oldunuz ama devamını getirirseniz buna değer bence…

Ben bugün biraz melankoliğim ve biraz abartmış olabilirim…

Hani sanatçı ve şairiz ya ondandır belki…

Ölümün kime ve ne zaman geleceğini Yüce Allah’tan başka bilen yok… İşte bu yüzden hazır yaşıyorken ve nefes alıyorken yapabileceklerinizi yapın, ertelemeyin…

Bilerek – bilmeyerek kırdığınız kalpleri tamir edin…

Sizi sevenlere ve sevdiklerinize daha fazla zaman ayırın…

Biraz Hıncal abi tarzı olacak ama, sevginizi ve verdiğiniz değeri haykırın onlara iş işten geçmeden…

Ve en önemlisi;

VERDİĞİ -VERMEDİĞİ, ALDIĞI – ALMADIĞI HERŞEY İÇİN, TEKRAR TEKRAR ŞÜKREDİN YÜCELER YÜCESİ YARADAN’A…
(alıntı)

Sevgilerimle..
M.P

8 Ekim 2012 Pazartesi

Bir Babanın Gelin Olacak Kızına Yazdığı MEKTUP :((




Kızım gelecek birazdan
                                                Çok az vaktimiz kaldı, hala ürperiyor ve korkuyorum
                Ya duramazsam ayaklarımın üzerinde?
Ya bırakıpta kendimi ağlarsam gözünün önünde?

Hayır yapamam! Bu olmamalı
Toparlanmalıyım bir an önce
Her zamanki gibi dik durmalıyım karşısında
Hem kızımı "erkekler ağlamaz, hele babalar hiç ağlamaz" diye inandırmıştım
Sürdürmeliyim o koca yalanı

Kızım gelecek birazdan yanıma
Canımın yongası, yüreğimin ta şurası
Daha şimdiden hissediyorum belimin orta yerinden kırıldığını
Çözüldüğünü dizlerimin bağını

O gelmeden kendimi toparlamalı ve alıştırma yapmalıyım
Onu gelinlik içinde görür görmez "prensesler gibi olmuşsun kızım" demeliyim
Ya da yok
"Canım yavrum, o kadar güzel olmuşsun ki seni vermekten vazgeçebilirim" demeliyim
Ya da şöyle diyeyim en iyisi
"Birisi cennetin kapılarını açık bırakmış da bu melekler güzeli buraya mı kaçmış?" desem

Ama ağlar ben bunları söylersem
Zaten o benim hep prensesim, hep melekler güzelimdi
En iyisi hiçbir şey demeden
"Hayırlı uğurlu olsun kızım, Allah başınızı bozmasın"diyeyim kestirmeden

Ama bu da çok katı olmaz mı?
Olsun, zaten kızım beni hep katı bilirdi
Bir yere gitse "neredeydin?" diye
Gittiği yerden geç gelse " kız başına bu saate kadar ne geziyorsun?" diye kızardım
O da surat asar, bazen karşılık verir giderdi karşımdan

Ama benim ona hep kızdığımı ve baskı kurduğumu düşünsede
Hiç kızmadım ben melekler güzelime
Kızamazdım, kıyamazdım

Başına bir şey gelir, incinir, korkar da yanında ben olamam diye titrerdim
Onun tırnağına taş deyse benim yüreğime kan akardı
Onun saçının teli kopsa benim yüreğim doğrulmazdı
Babaydım ben, sevdiğimi değilde hep tepkilerimi belli ederdim

Hep sevdim onu belli etmeden
Geceleri az mı izledim gizli gizli uykusunu bölmeden
Az mı dua ettim "Allah'ım alma canımı kızımın mutlulukla mürvetini görmeden"

Kızım gelecek birazdan
Daha doğrusu öpüp elimi helallik isteyecek, uçacak yuvadan
Boğazım düğüm düğüm, yüreğim iki büklüm
Keşke açabilsem de yüreğimi öpse kızım kanayan bu yaramdan
Öpse de geçse acısı her yandan

Kızım gelecek ve gidecek birazdan
Kızım gidiyorsun da yokluğuna nasıl dayanacak bu ruhsuz sandığın baban?
Ağlarsam eğer sanma ki sadece mutluluktan, hepsi ayrılıktan tomurcuğum
Hepsi ayrılıktan

Çok sevdi seni baban
Çok ağladı içinden ama gözünden yaş akmadan
Hasta olduğunda, düştüğünde, üşüdüğünde, üzüldüğünde
Katı değildim ben kızım
Sadece sana karşı hassas ve zayıf olduğumu bilme diyeydi hepsi
Yani kınalı kuzum hepsi yalandan, hepsi korkudan

Seni çok seviyorum kızım
Gidişine kan ağlasamda yine yalan söyleyeceğim sana
Mutluluktan ağlıyorum desemde halbu ki ayrılıktan
Halbu ki yokluğuna alışamayacak oluşumdan

Güle güle git diyecek kızına bu yorgun babası
Mutlulukla dolsun diyecek evi, yuvası
İncinmesin yüreğin, akmasın diyecek gözünün yaşı
Kurban olur ona babası
Desem mi ona acaba
"Hadi babası, öp de geçsin bu ayrılık acısı"...


:((((((
 PS. : Canım babam, canım annem allah bizi hiç ayırmasın....
benım ömrümden alsın size versin...M.p


24 Eylül 2012 Pazartesi

KRAL'IN 4 EŞİ (HİKAYE)!! MUTLAKA OKUYUN!



Bir zamanlar, büyük ve güçlü bir ülkeyi yöneten kralın dört eşi varmış.

Kral en çok dördüncü eşini sever, bir dediğini iki etmez, her şeyin en güzelini, en iyisini ona verirmiş.


Kral üçüncü eşini de çok severmiş. Bu güzelliğin bir gün kendisini terk edebileceğinden korktuğu için, onu çok kıskanır,üzerine titrermiş.


Kral ikinci eşini de severmiş. Kendisine karşı her zaman iyi ve sabırlı davranan eşi, ne zaman bir derdi olsa daima onun yanında bulunur, sorunun çözümünde ona destek verirmiş.



Kraliçe olan birinci eşiymiş kralın. Onu en çok seven, karşılık beklemeden seven,sağlığına ve hükümranlığına en büyük katkıyı sağlayan bu eşi olmasına rağmen, kral bu eşini hiç sevmez ve onunla hiç ilgilenmezmiş.



Bir gün kral ölümcül bir hastalığa yakalanmış.

Yakında öleceğini anladığı ve öldükten sonra yalnız kalmaktan çok korktuğu için, eşlerinden hangisinin ölüm yalnızlığını kendisi ile paylaşmak isteyebileceğini öğrenmek

istemiş.



En çok sevdiği dördüncü eşine, "Ölüm yolculuğunda bana eşlik etmek ister misin?" diye

sorduğunda, aldığı yanıt kalbine bir bıçak gibi saplanan, kısa ve net, "Mümkün değil!" olmuş.

"Hayatim boyunca seni sevdim, sen benimle birlikte ölmeyi kabul eder misin?" sorusunu üçüncü eşi, "Hayır, hayat çok güzel. Sen ölünce ben yeniden evleneceğim." diye yanıtlamış ve kral bir kez daha yıkılmış.



"Her sorunumda, her zaman yanımda olan, bana yardim eden sendin. Bu sorunumda da bana yardımcı olur musun?" sorusuna karşı, ikinci esinden, "Bu sorunun için bir şey yapamam. Olsa olsa sana mezarına kadar eşlik eder, güzel bir cenaze töreni yaptırır ve yasını tutarım." karşılığını almış.



Büyük bir hayal kırıklığı yaşamakta olan kral birinci eşinin sesiyle irkilmiş:

"Nereye gidersen git, seninle olurum, seni takip ederim."



"Ah!" diye inlemiş kral; "Keşke bir şansım daha olsaydı..."

=============================================

Aslında gerçek Yaşamda hepimiz dört eşliyiz...



Dördüncü eşimiz "vücudumuz"! Onun güzel görünmesi için ne kadar zaman, kaynak ve çaba harcarsak harcayalım, öldüğümüzde bizi terk edecektir.



Üçüncü eşimiz "sahip olduğumuz servet ve statümüz"! Ölür ölmez başkalarına yar olacaktır.



İkinci eşimiz "ailemiz ve dostlarımız"! Tüm sorunlarımızı paylaştığımız bu kişilerin en son yapabilecekleri şey, bu dünyadan gözleri yaşlı bizi uğurlamak olacaktır.


Ve birinci eş... "ruhumuz"! dur...


BAYILDIM BU HİKAYE'YE PAYLAŞMAK İSTEDİM...
UMARIM HOŞUNUZA GİTMİŞTİR...
SEVGİLERİMLE...